"Fıkıhçının işi siyaset değildir" iddiası
Asılsız
İddia
Gerçek
İddianın dayandığı varsayım şudur: İslam fıkhı namaz, oruç ve zekâttan ibarettir. Varsayım doğru olsaydı sonuç da doğru olurdu — ama değildir.
Fıkıh kaynaklarında devlet idaresine, savaş ve barış hükümlerine, antlaşmalara ve gayrimüslimlerle ilişkilere dair bölümler yüzyıllardır durur. Bugün bu başlıklara "siyaset" deniyor; klasik kaynaklarda ise fıkhın konusudur. Kuytul'un cevabı buradan başlar: "İslam fıkhı sadece namaz, oruç, zekâttan mı ibaret?"
İkinci gerekçe mesleğin kendisiyle ilgilidir. Bir fıkıhçı yaşadığı toplumu tanımadan doğru görüş ortaya koyamaz; "fıkıhçı demek, bulunduğu toplumu tanıyan insan demektir." Toplumdan habersiz bir fıkıhçı, sırf ibadetlerle ilgili meselelerde bile isabet edemez.
Üçüncüsü örnek meselesidir. Fıkhın kaynağı olan Peygamber, ibadetleri öğretmekle kalmamış, bir hareket meydana getirmiş, devlet kurmuş ve o devleti idare etmiştir.
Kuytul, görüşünün ölçüsünü kendi unvanına da bağlamaz:
"Marifet bende değil. İslam fıkhında marifet. İslam fıkhına bağlı kaldığınız zaman doğru bir bakış sahibi oluyorsunuz."
Bir görüşün ehliyet ölçüsü, konuşanın mesleki etiketi değil dayandığı delildir.
Bunu yalnız kendisi için de istemez: memleketin gidişatı hakkında görüş ortaya koymanın kendisine mahsus bir vazife olmadığını, siyasetten anlayan başka hocaların da kanaatlerini söylemesi gerektiğini savunur.
İddianın söylenmeyen varsayımı
"Fıkıhçının işi siyaset değildir" cümlesi ilk bakışta bir alan tarifi gibi durur. Oysa içinde tartışılmadan kabul edilmiş bir önerme taşır: fıkhın sınırları ibadetlerdir. İddia bu önermeye dayanır, önerme de doğru değildir.
Fıkhın kapsamı ibadetlerle bitmez
Klasik fıkıh kaynaklarında devletin idaresine, savaş ve barış hallerine, antlaşmalara, gayrimüslimlerle ilişkilere ve ganimetin taksimine kadar uzanan bölümler vardır. Bunlar bugünün diliyle "siyaset" başlığı altında toplanıyor; kaynaklarda ise fıkhın kendi konularıdır.
Kuytul, kendisinden beklenen hoca tipini şöyle tarif eder:
"Sadece namazla ilgili, abdestle ilgili sorulara cevap veren, başka hiçbir şeye karışmayan bir hoca olmamı istiyorlar."
İtiraz ettiği şey ilgi alanının daraltılması değil, fıkhın kendisinin daraltılmasıdır. Bir ilim dalının kapsamı, o dala dışarıdan bakanın beklentisine göre belirlenmez.
Toplumu tanımayan fıkıhçı doğru görüş veremez
İkinci gerekçe daha pratiktir ve iddiayı kendi zemininde karşılar:
"Zaten fıkıhçı demek, bulunduğu toplumu tanıyan insan demektir."
Fıkıh soyut bir hüküm listesi değil, o hükmün somut bir duruma uygulanmasıdır. Durumu bilmeyen, hükmü de yerine oturtamaz. Bu yüzden ülkenin ve dünyanın hâlini takip etmek, fıkıhçılığın dışına çıkmak değil, gereğidir. Kuytul'un tespiti şudur: toplumu tanımayan bir fıkıhçı, sırf ibadetlerle ilgili meselelerde bile isabet edemez.
Örnek basittir: bir devletin başka bir devletin savaşına destek vermesinin caiz olup olmadığı fıkhi bir sorudur, ama cevabı ancak o savaşın kim tarafından, kime karşı ve niçin yürütüldüğü bilinerek verilebilir. Hükmü bilmek yetmez, olayı da bilmek gerekir.
Peygamber örneği
Üçüncü gerekçe, iddiayı fıkhın kaynağına götürür:
"Peygamberimiz bize sadece bu konuları mı öğretti? Bir hareket meydana getirmedi mi? Bu hareketle bir devlet kurmadı mı ve devleti de idare etmedi mi?"
Fıkhın en önde gelen kaynağı sayılan kişi bir topluluk kurmuş, bir devlet kurmuş ve o devleti idare etmiştir. Fıkıhçılığın idareyle ilgilenmeyi dışladığını söylemek, bu örneği devre dışı bırakmayı gerektirir.
Ölçü unvan değil, dayanak
Kuytul geçmişteki değerlendirmelerinde isabet ettiği söylendiğinde bunu kendi ferasetine bağlamaz:
"Marifet bende değil. İslam fıkhında marifet."
Bu cümle tartışmanın yerini değiştirir. "Bu konuda konuşmaya yetkili misin?" sorusu, "söylediğin şey neye dayanıyor?" sorusunun yerine geçemez. Bir görüş, sahibinin unvanıyla değil dayanağıyla tartışılır; dayanak yanlışsa unvan onu kurtarmaz, dayanak doğruysa unvan eksikliği onu çürütmez.
Bunu yalnız kendisi için istemiyor
Son olarak, bu bir kişisel istisna talebi değildir. Kuytul aynı sorumluluğu bütün ilim ehline yükler: memleketin gidişatı hakkında görüş ortaya koymanın kendisine mahsus bir vazife olmadığını, siyasetten anlayan hocaların da kanaatlerini söylemeleri gerektiğini savunur.
Bu, iddianın bir dayanağını daha ortadan kaldırır: ortada kendine özel bir yetki alanı açma çabası yoktur. Söylenen şey, ilim ehlinin ülkenin gidişatı karşısında suskun kalmasının bir tarafsızlık değil bir boşluk olduğu, o boşluğu da her hâlükârda başkasının dolduracağıdır.
Bu başlıkla yakından ilgili iki sayfa daha var: "Hoca siyasete karışmamalı" iddiası ve "Siyaset yapacaksa parti kursun" iddiası.