"Kendisine Hocaefendi Dedirtiyor" İddiası
Asılsız
İddia
Gerçek
İtham, Ağustos 2014'te Mazlumder Adana Şube Başkanı Orhan Göktaş'ın Öncü Nesil mi Ölü Nesil mi? başlıklı yazısında geçti. Yazı, Alparslan Kuytul'un Gazze için düzenlenecek bir basın açıklamasına programı sebebiyle katılamayacağını bildirmesinin ardından yayımlandı; Furkan Vakfı'nın cevabı 7 Ağustos 2014 tarihlidir. Yazıda kendisine hocaefendi dedirttiği söyleniyor, bu da kibrin delili sayılıyordu.
Ortada böyle bir talep, teşvik ya da dayatma yok. Unvan, yazının yazıldığı 2014'ten 17-18 yıl önce — yani 1990'ların ikinci yarısında — çevresindeki bazı kişilerin gıyabında bu şekilde konuşmasıyla yerleşti, sonra yaygınlaştı. Kısacası unvanı kullanan taraf ile unvanı istediği söylenen taraf aynı değil.
Hitabın kendisi de kimseye mahsus değildir. Türkiye'de erkek hocalara hocaefendi, kadın hocalara hocahanım denir; bu asırlardır süren bir gelenektir ve bugün de sayısız hoca için kullanılır. Demek istemeyen demez, çünkü zorla söyletilecek bir söz değildir.
İthamı ayakta tutacak olan şey bellidir: böyle denmesini isteyen bir cümle, verilmiş bir talimat, düzeltilen bir hitap. Yazıda bunların hiçbiri yok. Hitabın var olması, tek başına bir niyetin delili sayılmış.
Oysa bir hitap, hitap edenin tercihidir. Birine nasıl seslenildiğine bakarak o kişi hakkında değil, olsa olsa seslenen hakkında bir şey söylenebilir.
Aynı yazıdaki asıl itham ayrı bir sayfada: "kibirli ve ulaşılmaz biri" iddiası. Tartışmanın çıkış noktası için: ortak Gazze eylemine katılmama meselesi.
Yazı neden yazıldı
Sıralama önemli. Önce Gazze için düzenlenecek bir basın açıklamasına telefonla davet geliyor. Alparslan Kuytul, programının yoğunluğu sebebiyle katılamayacağını bildiriyor. Bunun ardından Mazlumder Adana Şube Başkanı Orhan Göktaş, Öncü Nesil mi Ölü Nesil mi? başlıklı yazısını yayımlıyor. Furkan Vakfı'nın cevabı 7 Ağustos 2014 tarihini taşıyor.
Yazıda sıralanan ithamların ilki, kendisine hocaefendi dedirtmesiydi. Bu sayfanın konusu yalnızca o cümle; kibir ithamı ve sorgulayanların uzaklaştırıldığı iddiası ayrı sayfalarda ele alındı.
Unvan nereden geldi
Bu hitap için verilmiş bir talimat, yapılmış bir teşvik ya da konmuş bir kural yok. Vakfın cevabında anlatılan seyir şudur: yazının kaleme alındığı 2014'ten 17-18 yıl önce, yani 1990'ların ikinci yarısında, çevresindeki bazı kişiler onun yokluğunda kendi aralarında bu şekilde konuşmaya başlamış; kullanım oradan yayılmıştır.
Bu ayrıntı ithamın yönünü tersine çevirir. Bir unvan, sahibinin gıyabında konuşulurken doğmuşsa, onu doğuran şey sahibinin talebi değil, çevresindeki insanların tercihidir.
Türkiye'de hitap böyle işler
Hocaefendi, kimseye mahsus bir sıfat değil, yaygın bir hitaptır. Türkiye'de erkek hocalara hocaefendi, kadın hocalara hocahanım denir; bu asırlardır böyledir ve bugün de birbirinden çok farklı çevrelerdeki hocalar için kullanılır.
Dolayısıyla bir kişiyi bu hitabın dışında tutmak için ayrıca bir sebep göstermek gerekir. Yazıda öyle bir sebep gösterilmiyor; hitabın kendisi kusur sayılıyor. Kaldı ki hitap zorunlu da değildir: demek istemeyen demez, kimse kimseye bir kelimeyi söyletemez.
Bir hitap nasıl delil olur?
İthamın gizli varsayımı şudur: bir insana nasıl seslenildiği, o insanın kendisi hakkında bir şey söyler. Bu varsayım doğru olsaydı, hitabın kaynağını da göstermek gerekirdi.
İthamı savunulabilir hale getirecek deliller bellidir:
- böyle denmesini isteyen bir cümle ya da yazı,
- başka türlü hitap edeni düzelten bir uyarı,
- hitabı kural haline getiren bir talimat.
Yazıda bunların hiçbiri yok. Delil olarak yalnızca hitabın var olması gösteriliyor — yani ispatı gereken şey, ispat diye sunuluyor.
Aynı ölçü tersine de işler. Bir hitabın yaygınlaşmasından kişinin kendisi sorumlu tutulacaksa, hakkında söylenen iyi ya da kötü her sözün sorumluluğu da ona yüklenmelidir. Kimsenin kabul etmeyeceği bir ölçüdür bu; başkalarının ağzından çıkan söz, kimsenin sicilinde yazmaz.
Yazının devamı ve özür metni
Yazı tepki toplayınca Göktaş bir özür metni yayımladı. Metinde, kullandığı kelimeleri hakaret kastıyla kullanmadığı ancak öyle algılandığı söyleniyor; yazının muhatabından ve rahatsız olan okuyuculardan özür diliniyordu.
Furkan Vakfı'nın cevabında bu metnin sözleri geri almadığı, meseleyi bir algı meselesine çevirdiği belirtildi. Burada kayda geçirdiğimiz şey, özrün var olduğu ve içeriğinin bu olduğudur; yeterli olup olmadığına okuyucu kendisi karar verir.
Aynı yazıdan çıkan diğer başlıklar: "kibirli ve ulaşılmaz biri" iddiası, cemaat mensuplarının "sürü" olduğu iddiası, "insanları din ile aldatıyor" iddiası.